3/20/2008

Fala İnanma, ama onsuz da kalma *






*Ekim/ 2007
Kadın uykusundan uyandı. Gözlerini ovuşturduktan sonra lavaboda elini yüzünü yıkamadan hemen kütüphanede ki ‘Rüya Tabirleri’ kitabının sayfalarını parmaklarıyla hızlı bir şekilde çevirerek gördüğü rüyanın merak ettiği açıklamasını okumaya koyuldu.

İşte birçoğumuzun özellikle de kadınların merak duyduğu bir konu.

RÜYA.

Ve rüyalarımızın çeşitli açıklamalarını yapan kitaplar.

Elbette onları heyecanla okumak her gün aldığımız gazetede burçlarımızı okuduğumuz kadar sık yaptığımız ve heyecan duyduğumuz bir şey olmasa da bu aslında çoğumuzda var olan bir merak konusu.

Acaba gördüğümüz rüyanın yaşamımızda ki anlamı, yansıması, açıklaması nedir?

Rüyanın bütünü veya bir bölümündeki bir nesne, bir canlı veya bir olay.

Neden gördük bunları ve bize ne anlatmak istiyor acaba?

Bir sürü cevabını beklediğimiz bu sorular yumağı. Ne sonuçlar doğuracak bizim hayatımızda?

Nelerle karşılaşacağız bu anlamlı veya anlamsız rüyaları gördükten sonra?

Bilinçaltımızın nasıl bir şekilde açığa vurması? Ne gibi olumlu veya olumsuz sonuçlarla karşılaşacağız?

İşte bu merak uyandıran sorular bunların yorumlarını merak etmeye götürür ve heyecanla okuruz rüya ile ilgili açıklamaları.

Okuruz ve kendimizce de yorumlar yaparız okuduğumuz açıklamalara göre.

Kesinlikle yanlış bulmuyorum bu düşünce ve davranışları.

Sadece merak ediyorum bizdeki yansımasını ve doğurduğu sonuçları.

Eğer mutlu oluyorsak buna hiç şikayetim yok. Ama bizi mutsuzluğa, karamsarlığa taşıyorsa bunun sonuçları.

İşte orada durun derim biraz. Şikayetim var. Asabiyim ben. Çünkü öyle oluyor insan inanın ki.

Öyle ki şöyle bir geriliyor, gerginleşiyor, ruhsal haliyle birlikte belki de bütün gününü etkileyecek bir moralsizlik haline dalıyor.

Aslında bu kötü ruh hali de ortaya çıkabilecek beklenen bir gelişme.

Ne yapabiliriz?

Hani ‘fala inanma ama falsızda kalma’ lafı vardır ya. Bana da onu söylemek kalıyor.

Rüya ve açıklamalarına inanma fazla, ama onsuzda kalma.

Kelimeler, Bazıları Tüyden Bazısı Demir *



*Ekim/2006


Günlük hayatımızda kullandığımız kelimelerden bazılarını çekip alalım.


AŞKIM, CANIM, KARDEŞİM.


Üniversite yıllarında özellikle Hocam kelimesini çok kullanırdık. O kadar çok kullanıyorduk ki bu kelimeyi bazı arkadaşlarımın ismini bile unutmuştum. Neyse ki okul bittikten sonra bu kelimeyi uzaklaştırdım dilimden.


Diyeceksiniz ki bununla ilgili Ayşe Arman yazısını okudum ben.


Şimdi sizi niye okuyayım? Aynı şeyleri anlatacaksınız. Siz bilirsiniz.


Şimdi de Aşkım. Gerçekten gerekli gereksiz her birbirimize seslenişimizde kullanıyoruz bu kelimeyi.


Bu bilinçli bir tercih mi yoksa öyle kendiliğinden mi çıkıyor ağzımızdan?


Başlangıçta daha yeni yeni kullandığımızda bu kelime dolu dolu geliyordu kulaklarımıza. Heyecanlandırıyordu bizi beklide.


Aslında sorun ne biliyor musunuz?


İnsan zamanla çok kullandığı bir eşyayı görsel açıdan kendisine bildik, aynı gelmeye başladıkça onu terk etme yoluna gidiyor. Başka tercihlere, yeni eşyalara yönelim gösteriyor. Onu Atıyor bir kenara ve yeni zevk ve tercihlerine göre farklı bir eşya alıyor.


Belki de kelimelerde böyle. Genelde bu tanımlamayı yaparız ya. İçini boşaltmak, artık içi boşaldı bu kelimelerin. Onun içini doya doya dolduranda biziz, onun içini boşaltanda biziz.


Artık zamanı geldi de geçiyor bile. Aşkım kelimesinden sıkıldık. Sizi bilmem ama ben sıkıldım artık. Nasıl hocam kelimesini söylemiyorsam artık öyle sürekli aşkım kelimesini de kullanmayacağım.


Canım, Kardeşim. Ne yalan söyleyeyim. Çok kullanıyorum bunları da. Sizde değimli? Belki biraz belki çok.


Ama şu da bir gerçek ki, nasıl eski eşyanın yerini yenisi alıyor. Bu kelimelerin de yerini yenileri alacak.


Bekleyelim ve görelim.


Düşündüm ve en sonunda karar verdim. Sizlerle paylaşacağım konu :


‘İlişkiler’


Aslında hepimiz kendimizi biliriz, tanırız yettiğince. Değil mi?


Akademik anlamda toplum bilimcilerimiz bireylerin kendini tanımadığını, ifade edemediğini, ve kendilerini zaman içinde var edemediğini bu konularda zayıflıkları olan gruplar oluşturduğunu söylerler hep.


Aslında bu konuda somut kararlar vermek ne kadar doğru? Ben de bilmiyorum açıkçası.
‘Bana soracak olursan benden iyi beni tanıyacak bilecek kim olabilir?’Bu soruyu defalarca söylemişizdir etrafımızda ya da kendimize.


Her zaman kendimizi çok iyi tanıdığımızı bizi bizden iyi tanıyacak birisinin olamayacağını ya da iyi tanıdığı yargılarını belirtenlere karşı bazı zamanlar hiç de iyimser bir davranış sergilemediğimiz doğrudur değimli?


Şunu sakın unutmayın ki burada anlattıklarımdan genel yargılar çıkartmaya çalıştığımı düşünmeyin lütfen. Böyle bir niyetim yok kesinlikle.


Bazen kendimizle ilgili çevremizde ki insanların yargılarını görmezden gelebiliriz. Bu; uzun yıllardır hayatı paylaştığımız arkadaşımız, dostumuz sevgili yada hayat arkadaşımız olabilir.

Yaşamımızın hızla ilerlediği süreçte bence kendi iç evrenimizi, kişiliğimizi, davranışlarımızı hayatı paylaştığımız insanların yargılamasına, eleştirmesine, bazı saptamalarda bulunmasına izin vermeliyiz. Ancak savunma mekanizmamızı devreden çıkartmadan gerek gördüğümüz müdahaleleri yapmayı da çekinmeden işletilmeli bu evreyi.


Ne yapmalıyız?


Öncelikle bize karşı eleştirilere açık olmalıyız. Ayrıca öz eleştiri de yapmalıyız kendimizle ilgili. Bunlara kapalı bir evrendeysek hemen terk edelim derim ben size bu evreni.


Önce kendimle başlayayım.


Ben bu konularda kişiliğim gereği hep mesafeli olmuşumdur. Hatta bazen çok tepkisel davranışlar bile sergilemişimdir. Ancak zamanla bu konularda daha esnek olmaya başladım. Bu konuda ‘solgun bakışlı ürkekliğimin’ benim üzerimde etkisi çok büyüktür. Bunu da söylemeden edemeyeceğim. Artık o eskiden olan ani tepkiler, kapalılıklar yok denecek kadar az. Azaldı diyebilirim. Eski arkadaşlarım öyle diyorlar. Demek ki doğruya gidiş galiba.


Neyse devam edelim.


Sinir oluyorum. Yaz bitti. Geçtiğimiz yaz gündemimizi oldukça meşgul eden konulardan birisi.


Dayanamadım ve kendimi zor tuttum. Ve yazmaya karar verdim. Bu yazım araya bonus olarak girdi kusura bakmayın.


Yahu , şu tanga ile ilgili sanırım mayo firmaları reklam filmi yapsalardı bu kadar etkili olmazdı herhalde.


Yaz aylarında tatil yörelerinde tanga giyenlerin sayısı hızla artıyormuş. Duydunuz mu?


Tangayla kalkıyoruz, tangayla yatıyoruz.


Artık her şeyi unuttuk, Sibel Can tanga giymiş sonra arkasından diğerleri nasıl giymiş, ben giymem asla. Aslında bilinçli yapılmışta. Falanda filan.


Ya yapmayın. Yeter yahu. Ne saçmalıktır.


Bu kadarda küçültmeyin kendinizi. Buna birde röportaj vermezler mi?


Aslında artık karar verdim buna. Şarkıcılar oyuncu, magazincilerde yönetmen senarist.


Alıp yürüyorlar bu yolda elele.


Kurgu yapılıyor, senaryo yazılıyor, ve motoooor. Çekimler başlıyor.


Tanga! çekim bir sahne . Haydi bakalım. Kolay gelsin efendim.


Yeter artık bu magazin kirletmişliği!


Başka bir konuya değineceğim. Sinir olduğum bu konuyu anlattıktan sonra şimdide programını çok beğendiğim Sevim Gözay hanıma teşekkür etmek istiyorum.


Cosmopolis programını izlemenizi tavsiye edeceğim. Gerçekten program konuları ve konukları dikkat çekici. Her program olmasa da öyle.


İlginçliği sebebiyle çok önceleri yayınladığı bir program aklıma geldi. Türkiye ve biz için.
Müthiş ya. Yaz kitapları başlığında kitaplara yer vermiş programında.


Benimde dahil olduğum, kitap okumayan bireylerin oluşturduğu bir topluma sen kalk programında tek tek kitap ve yayınevlerini tanıt. Kim izler ki? Ama eminim ki yinede insanlar izlemiştir. Umuyorum. Teşekkürler Sevim hanım.


*İsmet Özel’in Yıkılma Sakın isimli şiirinden alınmıştır.

Sizi de çekebilir.Size de çıkabilir*





*Ağustos/2006






Her an içinde bulabilirsiniz bu çemberin ve daraldıkça ağır bir sosyal yaralar açmaya aday bu gelişmelerin. Evet. O insan benim veya sizlerin kız kardeşi, kızı veya bir yakını olabilirdi.



Son zamanlarda meydana gelen gelişmeler üzerine insanlarda kaygılar çoğalmış, şüpheler ise had safhalara ulaşmıştır sanırım.



İlişkilerine şüpheyle yaklaşmalar, güven konusunda birtakım kaygılara yönelimler, ister istemez bazı kurgulara yöneltmiştir birçoğumuzu.



Evet. Gizli kamera çekimlerinden bahsediyorum. Hani son teknoloji yardımıyla fazla donanıma sahip olmadan, telefonlarla yapılan kamera çekimlerinden.



Sosyal hayatımızın ortasına bomba gibi düşen, ileride büyük yaralar açabilecek bu gelişmelerden bahsediyorum.



Önceki yıllarda, sanırım yaklaşık on yıl önceydi, toplumumuzda şiddet içerikli ve bazı sınıfları sinirlendiren realty showlar vardı, görsel medyamızda.



Hatta gizli kameralarla çekilen görüntülerle desteklenmiş haber programlarıydı onlar.



Çoğunda da, alenen çekilen görüntülerle. Uzun bir süre meşgul etmişti, hayatımızı.



Şimdide, Susurluk olayı ile yarışacak konuma getirilen ‘Gamze Özçelik’ skandal görüntü olayı.



Daha sonra, gazete ve dergilerde yazıp çizilen, görsel medyada da iyice cılkı çıkan, bu gelişmeler.



İster istemez, beni bu konuda yazmaya itti, bu olanlar. Sakın kendimizi dışında görmeyelim, bu olanların ve olabileceklerin.



Her an içinde bulabilirsiniz bu çemberin ve daraldıkça ağır sosyal yaralar açmaya aday bu gelişmelerin.



Cinsellik, bizim toplumumuzda uzun yıllardır bastırılmış, kısıtlanmış bir olgu oldu hep.



Freud’un tespitinde de olduğu gibi, bireysel olarak bilinçaltındaki bu bastırılmışlığın sonucu ortaya çıkacak sosyal hastalıkların bizzat ispatı, bizdeki bu gelişmeler.



Yani aslında, birçok psikologun tespitlerini, bilimsel gerçeklerini haklı çıkardı, bütün bu olanlar.



Eşini ve sevgilisini gizlice çekerek kayıt edip, kendi fantezi dünyasında yolculuğa çıkanlar, kameralı cep telefonlarıyla sokakta insanları çekenler, danışıklı dövüşle fotoğraf ve kamera çekimleri yaparak teknolojinin nimetlerinden faydalanarak farklı sektörlere yelken açanlar.



Ne demeli? Ne yapmalı?



Şimdi amacım, sizlerin kaygısını çoğaltmak değil elbette.



Ancak bir tehlike sinyali vermek istiyorum, buradan.



Sizi de çekebilirler, bu kötü piyango size de çıkabilir.



Öyle ki olayların gündemimizi meşgul edecek düzeyde böyle gündelik hayatımıza girmesinin başlıca temel nedeni, o ‘tecavüz’ görüntülerinin dağılıp saçılması, ortalığa.



Çok iğrenç bir olay. Yapılan ve gerçekleştirilen bu olayın, hiçbir kimse tarafından tasvip edilemeyeceği de kesin. Zaten bu konu üzerinde yazıldı ve çizildi.



Her ne olursa olsun bu bizim toplumsal bir yaramızdır. Bununla, hem bireysel ve hem de toplumsal savaşımızı vermeliyiz, mutlaka.



Peki. Suçlu kim?



Toplum ve yerleşmiş değer yargılarımız mı?



Yani hep oflanır puflanırız ya yanlışlardan sonra hatalardan sonra pişmanlıklardan sonra.



Bunu tespit etmek benim görevim değil. Ancak şu var ki toplumları yanlışlıklara iten bazı güçler vardır ki. Anladınız ne demek istediğimi.



Toplumsal hayatımızda medyanın gücü, yadsınamaz kesinlikle.



Yazılı veya görsel basının gücünü kimse küçümseyemez.



İstense bazı gelişmeler engellenebilirdi. En azından bir insanın onuru, böyle ayaklar altına alınıp ezilmeyebilirdi.



Evet. O insan benim veya sizlerin kız kardeşi, kızı veya bir yakını olabilirdi.



İsteselerdi, bu kadar yayılmasını engelleyebilirlerdi.



Gerçekten biraz onurlu olup, basın yayın ilkelerine uyulsaydı.



Belki de. Sizce de öyle değil mi, değerli basınımız ve Livane okurları?

3/19/2008

Rüya*

Ressam Goya'nın Maja Nude tablosu

*Dramatik yazarlık kursu Gökhan Aktemur hocanın ödevi


(Adem sipariş olarak almış olduğu resim üzerinde çalışmaktadır aylarca. Atölyesine çağırdığı Ayla soyunmuş ve uzanmıştır koltuğun üzerine)

Adem- Ne zaman söylediğimi çok iyi hatırlıyorum.
Çıplak rahibeler pasaklı beynimde kırıtıyorlar.
Seviş benimle.

(Ayla cevap vermez.)

Adem- Nasıl bitireceğimi bilemeden gözlerim kapalı sana olan hayranlığımı anlatacağım. Yazılmamış şiirlerde ve yaşanmamış hikayeler de bulsam seni. Öyle bir arzunun kaçamaklarında bulacağım ki seni şaşıracaksın. Söyleyeceğim. Sevişmenin kılavuzluğunu senden öğrendiğimi.

Ayla-Bazen bir kadın olmak bazen de bir erkek olmak vücutlarda. Nasıl oluyor da bu derinliğe inemeden yüzeylerde geziniyoruz? Halbuki öyle bir heyecan veriyor ki anlatamam.

Adem-Bir kadının zevk sesindeki hırçınlığını, kadife yumuşaklığının kulağıma sert vuruşlarını ve tarif edişleri çağırdım. O öyle nasıl bir şey. Fark edemezdim. Anladığım ve beni uyaran seslerin ahenginde bulandım. Ürktüm ve korktum. Neden mi? Bakışlarından diyorum.

(Bir ses duyarlar ve şöyle der.)

-Sen hangi şartlarda olursa olsun sanatçının mutlu olabileceğini mi sanıyorsun?

Adem-Bak duydun mu? Aslında bize sesleniyor. Sen ve ben. Burada bu tabloyu birlikte yaratıyoruz. Benim sadece beynimin verdiği komutlarla ellerim fırça darbelerini yapıyor. Sen olmazsan orada neye yarar bu eller.

Ayla-Mutlu aşıkların olamayacağı gibi sanatçılar da mutsuzdur. Böyle söylememle yargım kesin gibi gözükse de, bazı yanılsamaları elbette dikkate alıyorum. Ancak yine de sanatçının mutlu olamayacağı düşüncesi ağır basıyor.

Adem-Kadınlar biz erkeklerin yaşamında ki vazgeçilmezlerindendir.
Doğumdan itibaren annenin ilk dokunuşuyla başlayan bu inişli çıkışlı serüven.

(Aynı ses şöyle der)

-Karamsarlıktan kurtulup aydınlık geleceğin içinden nasıl çıkabilirim ey yüzsüzler.

Adem-Sizi seviyorum nedenini hiç bilmediğim olanlardan sıyırıp kendimi bırakıp tutku tarlalarındaki kadınlarla çapa vuruyorum. Her vuruşta içim öyle bir sızlıyor, göğsüme öyle bir acılı ağrı saplanıyor ki.

Elbette bilmezlikten geliyorum bütün nedenlerini. Kandırma kendini yürü üstüne. Susarak bugünlerin acısına saplandın be adam. Yürü üstüne.
Ayla-Sen kendini bana saklama. Uzak dur, benim sevecen yüzüme aldanma sakın.

(Aynı ses devam eder.)

-Onun kulağına fısıldadığı sözlere aldanma sakın.

Adem-O ve müritleri yalan söylüyorlar, demiyorum. Sakın yanlış anlama. Sapkın düşüncelere sokarlar seni. Ümitsizce öyle bir gayya kuyusunun içine çekerler ki seni.
Umudunu geleceğe taşıdığın bütün hedeflerinin teker teker akıp gittiğini göreceksin, gözlerinin önünden.
Ayla-Asıl Zerdüş'tün dediklerine kulak vermeni tavsiye ederim sevgili.

Adem-Şöyle söylemişti. Seviş onunla. Ama kesinlikle dokunma. Dokunduğun anda, cellatların kollarında giyotine gidersin. Unutma. Teninde gezinişini öyle yumuşak yapmalısın ki uykusunda bile senin olduğunu bilmemeli. Uyanık iken seni görmemeli. Öyle hissettirmelisin ki uzak yerlere yaptığı ve geri dönüşü olmayan yolculuklara çıktığını anlamamalı. Tek kişilik aşkı dillendirenlere inatla karşı çıkmalı. Zıtlıkları aynı mekanda, ancak farklı mekanlarda birleştirmeli.


(Aynı ses seslenir yine)

-Uyan be adam. Uyan. Yatağın içine akıttığın masum gözlerin kanlı yaşlarına bulanma. Kan ağlıyor sana. Kör oldu, görmüyor seni. İşte seni göremeyenlere katil gözlüğü oldun. Üzülme, Zerdüşt yine kurtarır seni bu rüyadan.


Adem-Seni öyle anlatmalıyım ki, bütün kadınlar nefret etmeli benden. Bana olan hırsları birikmeli yaptıklarımla. Üçüncü üçlemenin yaratıcısı olan beni, parçalamak istemeliler.

Ayla-Yakın bütün tenlerinizle. Oramı buramı. Tutkunun en ince ayrıntılarına gizlenmeden, göğüsleri sarkmış resimdeki kadının bakışlarında ki heyecanla poz verin resminizi yapanlara.

Adem-Onlar sizi her gün aldatıyorlar. Her gün başka başka senlerin resmini yapıyorlar. Sadece ne bildikleri önemli değil, hangi rengi hangi sende kullanacaklarını ayırt edemiyorlar. Aynı benim seni ayırt edemediğim ve ona söyleyemediğim gibi.

(Kapı çalar Adem uyanır, kalkar yatağından ve kapıyı açar. Karşısında Aylayı görür.)

Adem-Ayla biraz önce rüyamda seni gördüm. Geç içeri anlatayım.

3/17/2008

Sinopsis*

*Dramatik yazarlık kursu Erkan hocanın ödevi

Mehtap psikoloji bölümünü yeni bitirmiştir. İlk iş görüşmesini yaptığı engelli çocuklara eğitim veren bir özel kurumda işe başlar. Öğrencilik yıllarında kurdukları rock grubunun solistidir. Müziği çok sever. Hedeflerinden birisi de grubuyla birlikte bir albüm çıkarmaktadır.

İlk iş gününde gittiği eğitim kurumda kendisi gibi diğer öğretmenlerin de hepsi bayandır. Dokuz bayan öğretmen vardır kurumda. Daha sonra o sabah izinli olan bir erkek öğretmen olduğunu da öğrenir. İlk iş günü kurumdaki kişilerle, eğitim vereceği engelli çocuklar ve aileleriyle tanışır. Aslında bu işi nasıl yapacağını da çok iyi bilmemektedir. Engelli çocuklar fiziksel engelli değil zihinsel engelli çocuklardır. Hayatında ilk defa bu kadar zihinsel engelli çocuğu bir arada görmüştür.

Bayan meslektaşlarından en çok kendi gibi bekar olan Sezen’e kanı ısınmıştır. Diğer bayan meslektaşlarının hepsi evlidir ve orta yaş üstüdür. Henüz tanışmadığı kurumun tek erkek öğretmeni Cihanın evli olup olmadığını bilmiyordur henüz.

İlk mesai gününde çok sakindir kurum. Öğretmenler zihinsel engelli çocuklarla eğitimlerine başlamışlardır sınıflarında. Mehtap öğretmenler odasında yalnız başına oturmuş, yanına almış olduğu kitabı okumaktadır.

Sokaktan sesler gelir. Pencereden merakla sokağa bakar. Yaklaşık 300-400 kişilik bir grup slogan atarak kurumun hemen önünde gösteri düzenlemektedir. Grup saldırgan tutumunu etraftaki işyerlerinin camlarını kırarak, yol kenarındaki otomobillere molotof kokteylleri atarak göstermeye başlamıştır. Henüz ortada polis yoktur. Mehtap bu görüntüleri görünce azda olsa tedirgin olmuştur.

Göstericilerden birisi belindeki silahı çıkartıp havaya üç el ateş eder. O anda pencerede Mehtap gibi göstericileri izlemekte olan karşı binadaki kişi bağırarak yere yıkılır. Yanındakiler adamı kucakladıkları gibi içeriye çekmişlerdir. Yarım saat sonra sokağa ambulans gelip karşı binada ki yaralıyı götürür, gelen polis ve çevik kuvvet de dağılan göstericilerin bazılarını sokak aralarında teker teker gözaltına alır ve güvenliği sağlar. Sokak her zamanki sakinliğine geri döner.


Mehtap olanları izlerken pencerede sırtına dokunan elle irkilmiştir. Döndüğünde arkasında kendisine seslenen kişinin daha sonra tanışacağı Cihan olduğunu anlar. Cihan pencereyi kapatır. Mehtap’ı pencerenin önünden uzaklaştırır.

Öğretmenler odasına diğer öğretmenlerde gelir. Bir süre sonra oda o kadar çok kalabalıklaşır ki Mehtap kendisini zar zor koridora atar. Sezen arkasından gelir ve iyi olup olmadığını sorar.

Mehtap görmüş olduğu görüntülerden çok etkilenmiştir. Sezene mutfağa gideceğini ve yalnız kalmak istediğini söyler. Sezen başını sallar ve yapabileceği bir şey olursa kendisine seslenmesini söyler Mehtap’a.

Akşam evinin kapısını açtığında üstüne atlayan köpeği o gün yaşadığı bütün olumsuzlukları bir anda olsun unutturuverir. Köpeği çok hareketlidir ona bir şeyler anlatmak ister gibidir. Salona geldiğinde vitrindeki çekmecelerin açıldığını, dolapların içindekilerin salonun ortasına boca edildiğini görünce birilerin girdiğini anlar. Koşarak yatak odasına geçer. Yatak odası daha da karmaşıktır. Bütün elbiseleri yerlere saçılmış, çekmeceler, dolap tamamen boşalmıştır. Hemen makyaj dolabının altındaki gizli bölmeye eğilerek eliyle uzanır ve rahat bir oh çeker içinden. Eline değen gazeteye sarılı ince paketi alır hemen.

Davetsiz misafirlerin yeni taşındığı evine yaptığı ilk ziyarettir bu. Önceki kaldığı evlerine yapılan ziyaretlerle birlikte bu üçüncü olmuştur. Artık bıkmıştır sürekli ev değiştirmekten ve takip edilmekten. Mehtap geçmişini artık unutmak istemektedir. Yeni ve düzenli bir hayata ihtiyaç duyduğunu bu gece anlamıştır artık. Sürekli kaçarak bu yaşantısı nereye kadar devam edebilirdi? Ve bir karar verir artık bu gece. Yıllardır sakladığı bu paketten kurtulmalıdır. Gazeteye sarılı ince paketi yırtar ve içinden bir Cd çıkartır. Cd’yi dvd’ye koyar. Perdeleri ve ışığı kapatır ve koltuğa oturup izlemeye başlar.

İzledikten sonra Cd’yi kırıp parçalar. Öyle bir öfkeyle yapar ki bunu Cd elini kesmiştir. Hemen banyoya giderek kanayan elini lavaboya tutar. Başını kaldırdığında banyo aynasından arkasında onu görür. Gözlerini açıp kapadığında yine o vardır arkasında. Sinan.

Sinan’la kucaklaşırlar. Mehtap öyle sıkı sarılır ki Sinan’a bu durum karşısında Sinan da şaşırır. Sinan’la hiç konuşmadan yatak odasına geçer ve uyurlar.

Sabah çalan saatin sesiyle uyanan Mehtap hemen hazırlanıp apar topar birkaç lokma peynir ve zeytin yedikten sonra kendisini atar dışarıya.

Öğretmenler odasında Cihan notlarını karıştırırken Mehtap içeriye girer. Yanına oturur ve sohbet etmeye başlarlar. Cihanın da evli olduğunu öğrenir. İlkokula giden bir oğlu olduğunu da.

**
İçeriye sekreter girer ve Mehtap hanıma kurumun sahibi Macit beyin kendisini çağırdığını söyler.

Mehtap hanım Macit beyin odasına girdiğinde daha önce hiç görmediği iki erkeğin de oturduklarını görür. Macit bey tanıştırır diğer iki kişiyi Mehtap’la.

Mehtap üçlü çapraza alınmıştır adeta. Macit bey kurumunda böyle bir mülakatı bütün çalışanlarına ilk işe girişlerinde yaptığını söyler Mehtap’a. Bunu söylemesi bile garip gelmiştir. Tamam deyip başını sallayıp çıkar odadan. Bu durumu hemen Cihan’la paylaşır oda Macit beyin doğru söylediğini her çalışanına bunu yaptığını söyler.

Akşam olur. Mehtap kapıya doğru yöneldiğinde Cihan seslenir arkasından ve onu eve bırakabileceğini söyler arabasıyla. Mehtap ve Cihan birlikte çıkarlar.

Evin bulunduğu sokağın başına geldiklerinde Cihan eve gelene kadar bir araç tarafından takip edildiklerini anlar ama bunu Mehtap’a söylemez.

Mehtap eve girer ve elbiselerini çıkardıktan sonra duşa girer. Yarım saat sonra duştan çıkar ve mutfağa gelir su içer. Telefonu çalar. Sinan’dır telefondaki. Ona bugün eve kadar takip edildiğini söyler ve bu gece yalnız kalmak istemediğini yanına gelmesini ister Sinan’dan.

Sinan eve gelir.

Sinan’a dün gece kendisinde olan Cd’yi parçaladığını söyler. Sinan her şeyi bildiğini o gece gördüğünü ve üzülmemesini söyler Mehtap’a.

Sinan dolaptan viskiyi alır ve koyar bardaklara. Mehtap başının ağrıdığını ve içmek istemediğini söylese de vazgeçer ve oda içer.

Mehtap salonda uyumuştur. Başı çok ağrımakta ve başını kaldıramamaktadır. Bir ara gözlerini açtığında Sinan’ın telefonda birisiyle konuştuğunu görür.

Mehtap uyandığında başka bir yerde olduğunu anlar. Burası Sinan’ın evi de değildir. Dışarıdan ezan sesi gelir yarım açık pencereden. Yataktan doğrulmaya çalışır yavaşça. Zar zor pencerenin önüne gelir ve dışarıya baktığında burasının yaşadığı şehir olmadığını hemen anlar. Kapı çalar. Kapıda bekleyenin seslenmesinden otelde olduğunu anlar. Oda servis elemanıdır gelen. Zorlanarak ta olsa kapıyı açar. Servis elemanı içeri girer. Ona nerede olduğunu sorduğunda Bağdat cevabını alınca çok şaşırır.

Bağdat ta bir otelde ne işi vardır. En son hatırladığı Sinan’ın verdiği viski bardağıdır. Sonrada derin bir uyku. Kaçırılmış olamaz. Sinan güvendiği bir insandır. Servis elemanı başka bir isteğinin olup olmadığını sorar ve çıkar odadan.

Telefonu çalar. Sinan’dır telefondaki. Ona sakin olmasını, parçaladığı Cd’yi evde kopyaladığını söyler. Cd deki görüntülerin ikisinin de yaşam sigortaları olduğunu anlatır Mehtap’a. Odasına gelen kimseye kapıyı açmamasını ve telefonlara cevap vermemesini söyler ve kapatır telefonu.

Uzanır yatağa yavaşça. Gözlerini kapatacağı sırada otelin önünde büyük bir patlama olur. Kendisi üst katta olmasına rağmen cam kırıkları yatağına kadar saçılır ve odanın içi toz ve duman olur. Bu patlamaları önceleri televizyonda izlerken şimdi bir anda içinde bulur bu can pazarının ve kıyametin.

Kapısı kırılır ve yüzleri puşili,silahlı üç kişi içeriye girip kollarından kavradığı gibi Mehtap’ı merdivenlerden lobiye oradan da kapıdaki araca taşırlar. O sırada otele yaklaşan Sinan Mehtap’ın kaçırıldığını görür ve yoldan bir taksi çevirip onları takip eder. Şehir dışına çıkmışlardır.

***
Sinan evin arka bahçesine dolaşır ve pencereden içeriyi izler. Üç adam puşilerini çıkarttıklarında Sinan üçünü de tanır. İçeridekiler yabancı değildir. Moskova’dan arkadaşlarıdır. Mehtap’ı neden kaçırmışlardır. Mehtap’a sorular sormaktadırlar. Cd’yi sorduklarını el kol hareketlerinden anlamıştır Sinan. Mehtap’a sert davranmaya başlarlar. İçlerinden biri Mehtap’a bir tokat atar. İşte o an buna dayanamayan Sinan belindeki silahı çeker ve içeriye dalar. Bu hareket düşüncesizce yapılan bir harekettir.

Silahı doğrulttuğunda arkadaşları da şaşkınlıkla silahlarını ona doğrulturlar. Yarım dakika sessiz bekleyişten sonra istedikleri Cd’nin kendisinde olduğunu ve Mehtap’ı bırakırlarsa Cd’yi onlara verebileceğini aksi takdirde elinde tek kopya olan Cd’yi kıracağını söyler.

Adamlar değiş tokuş teklifini kabul ederler Sinan’ın. Adamlardan birisi yanından geçerken Sinan’ın hiçbir şekilde aralarından ayrılamayacağını kulağına fısıldar ve giderler.

Mehtap ağlayarak Sinan’a sarılır ve buraya onu neden getirdiğini sorar.

Sinan Mehtap’ın bu sorusuna önce çok şaşırır. Son beş yıldır Bağdat da yaşadıklarını son bir yıldır ise psikiyatr tedavi gördüğünü söyler Mehtap’a.

Mehtap önce inanamaz buna. Türkiye de yaşadığını, orada zihinsel engelli çocuklara eğitim veren bir kurumda yeni işe başladığını, kurdukları rock grubunda solistlik yaptığını söyler Sinan’a

Sinan buna çok şaşırır. En son doktor arkadaşının Mehtap’a koymuş olduğu şizofren teşhisini hatırlayınca onun bu anlattıklarının normal olduğunu anlar. Doktorda söylemiştir bunları Sinan’a. Mehtap’a sıkıca sarılır.

Mehtap kendisine yarattığı dünyadan kurtulamaz. Bütün söyledikleri, yaşadığını sandıkları onun hayal dünyasıdır. Tek gerçek olansa içinde bulundukları uluslararası örgütün liderinin filme aldıkları görüntüleri sayesinde bu örgütten kurtulabildikleridir.

Cd’de şu görüntüler vardır. Örgüt lideri bir kadını sırtına bindirmiş yarı çıplak vaziyette kendini kırbaçlattırdığı, bebek arabasında altını bezletip emzik emdiği, buna benzer görüntüler vardır.

Öne Çıkan Yayın

Zeus and Poseidon

  Zeus and Poseidon https://notebooklm.google.com/notebook/7cef6b05-51f4-4a15-b2a1-d98e7d53fcf1/audio During the Journey (Oğuz has decided t...